Dönüş
Temmuz 7th, 2011 § Yorum yapın
Gezdik dolaştık yine buraya döndük.
Yazarların cevaplamaktan en sıkıldıkları soru “Neden yazıyorsunuz?” olmalı. Hiçbir zaman tek ve somut bir cevabı yoktur bunun, zaten ne söyleseler kimseyi tatmin edemezler. Sıradan bir cevap vermek günahtır. Yazmasam ölecektim derler, ölmeyeceklerini biliriz. En azından samimi görünmek adına para için, şöhret için derler, o da olmaz. Yazsan bir türlü yazmasan bir türlü.
Yazmak benim için bastırmayı başaramadığım güçlü bir dürtü, yaşamsal bir şey falan değil. Ben en çok tarihe not düşmek için yazıyorum. Geri dönüp bakınca şöyle yapmışım, şu zaman şöyle düşünmüşüm, ne değişikmişim, ne iyiymişim, ne saçmaymışım demek için. Tumblr’ı yazı yazabileceğim bir yer olmaktan kendi ellerimle çıkardım, gerçek bir ticarethaneye dönüşen sözlüğe de rahatça içimi dökemiyorum, Twitter da çok dar derken bir sene beş ay sonra buraya dönmüş oldum.
Bakalım.
Tumblr
Mart 2nd, 2010 § 1 Yorum
Bu yazma işi kendi içimde çok faydalı olduysa da biraz da yordu açıkçası. Wordpress’in de Blogger’ın da o ciddi havası beni geriyor. Yazmaya ara veriyorum. Daha rahat ortamlara, sıcak ülkelere göç etmeye karar verdim.
Uğrayacak olursanız Café Verona‘ya beklerim.
Sevgiler.
Hâl bu ki
Şubat 10th, 2010 § Yorum yapın
Buraya nasıl şeyler yazmam gerektiğine hâlâ karar veremedim. Kaydedilenler klasöründe on beş civarında yazı var, yazmıyor değilim, yayınlayamıyorum. Kurduğum cümleleri, yaptığım çıkarımları gerizekâlı bir ukalâlıkla hiç mi hiç beğenmiyorum, iki satır kişisel bir şeyler yazacak olsam “bunu bir insan neden okumak istesin” diye kendi tepeme dikiliveriyorum, yazıp yazıp siliyorum, o konuyu oraya bağlarken aklıma başka bir şey geliyor ama zihnime yetişemiyorum. Sonunda böyle anlamsız, içi boş yazılar ve kaydedilenler klasörüyle başbaşa kalıyoruz.
Fin
Kar
Ocak 27th, 2010 § Yorum yapın
Hasta oldum. Mevsimin ilk karı daha yere düşmeden, gölgesiyle hasta etti beni. Yolunu neredeyse romantik duygularla ben beklememişim, kaç sabah perdeyi “yağdı mı acaba” diye ben açmamışım gibi. Hain. Şöyle sokakları doldursaydı da bir işe yarasaydı ufak da olsa bir avuntumuz olacaktı. Gece sinsi sinsi yağmış, sabah çatılarda kırağı gibi incecik birikmişti, şu saatte o da kalmadı.
Bu defa beni biraz hırpalamış da olsa havanın böyle soğuk olmasını seviyorum. Zihni diri, vücudu zinde tutuyor. Kuzey insanları kış ortasında buz gibi denizlere göllere atıyorlar ya kendilerini, içim ürperiyor onları izlerken ama hoşuma da gidiyor. Ara sıra soğuk duş alıp kısıtlı imkanlarımla onlara katılıyorum: Kuzeyli tripleri trial version. ‘Full sürüm’ talep etseniz dahi tesis yok, Ankara’da nerede bulacaksın öyle su birikintisi de içine gireceksin. Melih’in fıskiyeli havuzları bu mevsimde boş.
Neyse, bu “eksi kırk derece soğuk suda bile yüzerim inan ki” olayı hoş kısaca. Kimi yerde anlamsız, salakça hatta belki imkansız bulunacak şeylerin ’başka insanlar’ın kültürlerinin bir parçası olması durumu ufuk açıcı. İnsanın alışamayacağı, kaldıramayacağı şey de yok. Bu kafamı rahatlatan bir şey.

Annem soğuk havalarda camdan bakarken “evsizler ne yapıyordur acaba şimdi, allah yardımcıları olsun” derdi. Ne kadar değişsem, annemden uzaklaşsam da içimden söküp atamadığım şeylerden biri de bu.
Annem bunu her söylediğinde, yaz kış çıplak ayakla gezen, el çırpan birini görünce kendisi de istemsizce, bir o kadar da şiddetle el çırpmaya başlayan, bir yandan da ağız dolusu küfreden Deli Hakkı’yı, upuzun sarı bıyığının altından eksik dişleriyle kocaman kahkahalar atarak beni hep korkutan, ismi kayıp, esnafın ‘hanım’ diye çağırdığı, neden böyle çağırıldığını uzun yıllar anlayamadığım genç adam ve tanıdığım diğer evsizleri düşünür, onların kar fırtınasına yakalanmış penguenler gibi kafalarını öne eğip birbirlerine iyice sokulduklarını gözümün önüne getirir, öyle ısındıklarını canlandırırdım kafamda. Yine de annemin sözleri içimi acıtırdı.
İnsanın çevresinden, hele çocukken bu kadar etkileniyor olması bana çok rahatsızlık veriyor.

(21 ocak’ta, akşam üstü yazmıştım. Yayınlaması şimdiye kaldı.
Hala içime sinmiş değil. Belki zamanla işler yoluna girer)
1 question
Ocak 6th, 2010 § Yorum yapın
Yeni yıl atmosferinden yakamı sağ salim kurtarmayı başardım: Bu da geçti ya hu. Bu dönemde internette fazla zaman geçirdiğimden olacak, bir ara kutlamalar hiç bitmeyecek sanmıştım. Eğlenmeye silah zoruyla mahkum edilmiş, geçen yıldan nefret eden, gelecek yıldan çok şeyler bekleyen, aşırı mutlu ay çok sevinçli histerik manyakların yarattığı havada az kalsın kendime yabancılaşıyordum. İnsan “peki ama BEN nasıl hissediyorum” diye bile soramıyor bazen kaptırıp gidince. Duyguların sel olup aktığı böyle dönemlerde kafamı göbeğime gömmek hayatımın geri kalanına öyle devam etmek istiyorum. Biraz samimiyet biraz sükunet olsa, insanların eli kolu bi rahat dursa, cross fade olsa yıllar biterken.
Şu bloga da daha altı üstü iki yazı yazdım, ikisinde de birilerinden şikayet ediyor durumdayım. Beni bu hale düşürenler utansın. Ben de biraz bu aksi ihtiyar tavırlarına ara vereyim.
Geçen yılla ilgili bir şeyler yazacağım diye bitirmişim en son. Biraz düşündüm, yaratıcı bir şey aklıma gelmedi, dümdüz bir kronolojiyi de sevimli bulmadım, kısaca yalan oldu. Yine de bu operasyondan tümden eli boş çıkmış da değilim. Geçen yılı düşünüp muhasebesini yapar, bir yandan da Feist dinlerken aklıma bir fikir geldi. İnsanlık için küçük ama benim için eğlenceli bir şey. “Azz sonra” basitliğine yakınsayacağım ama yapacak bir şey yok, zaten yakında bitirmiş olurum, yazarım burada.
Son zamanlarda beni etkileyen (belki haddinden fazla etkileyen) güzel şeylerden birini paylaşarak bitireyim yazıyı. Sevdiğim şeyler üzerine yorum yapmayı hiç becerememişimdir, o yüzden fazla konuşmamam gerekiyor.
İçten oldukları zaman insanları öyle bi seviyorum ki.
O köşe kış köşesi
Aralık 31st, 2009 § Yorum yapın
Bu ara bilgisayar ile başbaşa kaldığım bir dönemden geçiyorum. Açıkçası düşündüğüm kadar iyi gitmiyor -bu aslında biraz iyi bir şey. Geçmişte severek oynadığım ya da kendim oynamadığım ama hakkında çok iyi şeyler duyduğum BİR SÜRÜ oyun indirdim ama HİÇBİRİ eğlenceli gelmedi.
Biri ikisi hariç hiçbirini ikinci defa açmadım. Oyunlar beni hayal kırıklığına uğrattı. İçten içe seviniyorum gibi de aslında ama ne bileyim. Evet bu günün geleceğini biliyordum, bir yandan da fena şaşırdım. Oluyor ya bazen öyle, biliyorsun eninde sonunda karşına çıkacak bir şey var, farkındasın ama karşına çıkınca da mal gibi şaşırıyorsun. Okulun bitmesi mesela öyle biraz benim için. Neyse o başka konu.
Oyunlarda aradığımı bulamayınca internete daldım.
Bir süredir türkçe bloglarla haşır neşir oluyordum. Son birkaç günde biraz daha ilerleyip stumbleupon-twitter-friendfeed üçgenine girdim. Twitter’daki ünlüler çorbasına dalıp friendfeed’i mesken edinmiş, siberciler olarak tabir ettiğimiz bilogcu – teknolojici – reklamcı – PRcı – herşeyitakipeden – neişyaptığıdoğrudüzgünbelliolmayan insanlar topluluğunu biraz takip ettim.
Gördüklerimi sevmedim. Daha açık konuşayım: Afakanlar bastı. Çalışma hayatına ufak bir umudum, üç kuruşluk bir iç huzurum vardı o da gitti. Acayip insan tipleri, garip garip çıkar ilişkileri. Onu kötüleyen bunu çekiştiren berikine laf sokan sonra ayak üstü kavga edip bir anda barışıveren, egoları dağlardan büyük, görünüşte ufukları sonsuz ama yarattıkları artı değer sıfır insanlar. Balondan kanaat önderleri, “tanırım iyi çocuktur” kartvizitiyle ortaya saldıkları kendilerinden daha yetersiz piyonları. Yazdıkça içim daraldı yine üf.
Kafamdaki resmi, eğlenceli, ceket-kravat’a karşı kot-tişört cephesinde yer alan, esnek, gülümseyen, kötünün-iyisi sevimli bir evrendi burası. Şimdi içimde bir köşede “bunlar bile böyleyse” diye başlayıp yankılanan sesler olacak. Beni rahat bırakmayacaklar. Kötü.
Küçükken astronot olmayı hayal ediyorduk, şimdi kendi küçük kıçımızı sağ salim kurtarsak, insan kalabilsek yetecek. Buna biraz üzülüyorum. Çok üzülmüyorum. Yani oturup sadece buna üzüldüğüm olmadı. Belki ilerde olur.
Yazı uzadıkça sonu dağılıyor. Toparlayamadım, dağınık kaldı. Sağlık olsun.
Not: Bloga yeni başladım ama her yeri saran yeni yıl atmosferine kayıtsız kalamıyorum. Yakında “geçen sene şöyle kötüydü böyle iyiydi” diye bişeyler yazacağım sanırım. Göreceğiz.
Giriş
Aralık 29th, 2009 § Yorum yapın
Yeni açılan blogun giriş yazısını yazmak çok kasıntı bir olay. Mümkün olduğunca kısa tutmakta fayda var.
Bir yerden başlamak gerekiyor. Neye? Blog yazmaya. Niçin? Çünkü kafada birikince kireçlenme yapıyor. Nedir konu? E) Hepsi. Şimdilik bu kadar. Sonra bilahare görüşürüz. Ben sizi ararım.
Hello world!
Aralık 29th, 2009 § 1 Yorum
Welcome to WordPress.com. This is your first post. Edit or delete it and start blogging!
[edit: hayır bu postu silmeyi düşünmüyorum. burada durması hoşuma gidiyor]